28 Aralık 2011 Çarşamba

KKY (Kendi Kendine Yap)

Yurtdışında pek çok yerde DIY olarak geçen ama bizde pek yeri olmayan Do It Yourself, çevirince bu adı alıyor; Kendi Kendine Yap (KKY). Ben de pek merak saldım bu aralar KKY işlere. Aradıkça da pek güzel, pek hoş şeylerle karşılaşıyorum. Bir taraftan da "Noluyor yaşlanıyorum heralde, Böyle elişine falan merak salmak pek hayra alamet değil gibi" diye düşünmeden de edemiyorum:) Bir zaman sonra kalkıp Ören Bayan 22 no'lu gül kurusu (atıyorum tabi) iplikle ilgili blog yazar mıyım bilemem ama şimdilik yeni yıla özel KKY kapı süsleri ile karşınızdayım:)

Yılbaşı Süslerinden

Eski ve kullanılmayan süsleriniz varsa değerlendirmek için harika bir fırsat. Kalın  mukavvadan keseceğiniz ortası delik bir dairenin etrafına sıcak silikonla yapıştıracağınız rengarenk süslerle harika bir görüntü!


Şişe Mantarlarından

Kalın misinayı mantarlara geçirerek kolayca yapabileceğiniz bu süs hem içeri hem de dışarı asılabilir.



Kravattan

Dolapta asılı duran modası geçmiş kravatlarınız mı var? Yine kalın mukavvadan keseceğiniz dairenin etrafına kravatları tek tek sarıp görünmeyecek şekilde iğneleyin. İşte hazır!


Yün Yumaklarından

Doğru renkleri biraraya getirip birbirine yapştıracağınız yumaklar sıcacık bir kapı süsü olabilir:)

Bilimum Yiyecekten
 Seneye kalmasın, ben bu süsü bu sene asayım sonra da yiyeyim diyenler için bir sürü alternatif var. Bozulmayacak ve kötü kokmayacak yiyecekler olsun yeter. Kahve çekirdeklerinden, kabuklu fındık, cevize hatta keçiboynuzuna kadar birçok alternatif var.



PATLAMIŞ MISIR
KURABİYE
KURUTULMUŞ MEYVELER


JELİBON




19 Aralık 2011 Pazartesi

Jingle Bells, Jingle Bells...

Yeni yıl belki de çocukluğuma dönüp heyecanla o ruha döndüğüm tek zaman... Her yeni yıl geldiğinde bir süsleme, bir alışveriş halidir sarıyor beni. Bu yıl kendi kendime yapsam ne yaparım diye araştırdım ve bak neler buldum:)

KAR KÜRESİ




Malzemeler;
  • Kapaklı kavanoz
  • Kavanoza sığacak büyüklükte oyuncak, biblo, süs ya da takı
  • Şeffaf epoksi yapıştırıcı
  • Saf su
  • Bir kaç damla gliserin
  • Büyük taneli sim ( küçükler yüzmeyecektir)
Yapımı;
  • Kavanozun dibine istediğiniz oyuncak, biblo, takı ya da süs malzemesini epoksi ile yapıştırıp kurutun.
  • Oda ısısındaki saf suyu kavonoza doldurun.
  • Bir kaç damla gliserini "kar taneleri"nin yavaş yüzmesi için suya damlatın.
  • Kapağını sıkıca kapatın. İşte hazır! (Kaynak)
DAVET MASASI SÜSLERİ


Tek yapmanız gereken yolda yürürken biraz dikkat edip kozalak toplamak:) Biraz sim, biraz akrilik boya, kartondan kesilmiş yıldızlar, boncuklar ve taşlarla süsleyerek bir mumluğa oturtacağınız bu süslerle şık sofralar... ( Kaynak )


Kalın kağıttan keseceğiniz dev kar tanelerini masanıza amerikan servisi yapabilirsiniz. İster beyaz, ister kırmızı, yeşil ya da rengarenk... Kar tanelerini kesmek mi? Hazır kalıplar burada. (Kaynak )


Renkli kartonlardan keseceğiniz yıldızları incilerle, sim veya boncukla süsleyip çöp şiş çubuklarına takabilir ya da kuru dallara yapıştırabilirsiniz.  ( Kaynak )



Katlama sanatı kağıttan mı olur sadece? Kumaş peçeteleri katlayıp bir çam ağacı yapabilir, sicimin üzerine geçirdiğiniz boncukları etrafına dolayıp sofralara renk katabilirsiniz.  Nasıl katlanacağıysa burda; (Kaynak )


Şimdilik bu kadar. Devamı yıl bitmeden... 

27 Temmuz 2011 Çarşamba

ŞAŞKIN KAHRAMAN





Çok komik,alem bir adamdır benim babam. Ama bu asla kasti değildir. Öyle espiri falan yapmaz, kendi haliyle komiktir o. Öyle şeyler yapar ki, gözümle görmesem, babamı da bilmesem  gerçekliğinden şüphe ederim. Çocukken arkadaşlarımın çoğu için bir korku ve asık suratlılık abidesi olan babalar, benim için hep yumuşak huylu, omuzuna oturup saçına toka takarak kuaförcülük oynayabileceğim, yaptıklarıyla ve başına gelenlerle herkesi gülme komasına sokan "babi"mdi.
Sanırım 7-8 yaşlarındaydım ve o gün yolda bir kalabalık görmüş, tabi merakla kalabalığa katılıp neler olduğunu görmeye çalışıyorduk. Modelini, markasını hatırlamadığım ama yüksek ihtimalle o yılların modası Şahin marka bir otomobil (o zamanlar "araba" pek denmezdi) cayır cayır yanıyor, sahibi olduğunu tahmin ettiğim bir adamcağız deli danalar gibi ordan oraya çaresizce koşturuyordu. Genelde bu gibi durumlarda olayları uzaktan izleyip "vah vah" layan Türk milletine inat, benim biricik kahraman babam, arabanın yanında duran koca bidonu kaptığı gibi alevlerin üzerine boşalttı. Boşalttı boşaltmasına da alevler bir anda "Poff!" diye daha da büyüdü, saçsız ve kaşsız kalmaktan saniyelerle kurtulan babam daha ne olduğunu anlamadan cin annem babamı kolundan tuttuğu gibi, bir eliyle de beni çekiştire çekiştire olay yerinden hızla (hızla derken gerçekten hızla, ışık hızıyla) uzaklaştırırken bir yandan da söyleniyordu; "E be adam! O kadar insan aptal, bir sen akıllı, değil mi?" Benim kahraman da hala anlamamış bir şekilde anneme bakıp "Yahu ne yaptım ki! Yardım edeyim istedim." der demez annem lafı ağzına tıkaladı, "Kaş yaparken göz çıkartıyordun. Su diye boşalttığın o şey benzindi, benzin!" Zavallı babam ağzı açık, gözleri kocaman açılmış bir halde arkaya dönüp baktı ve koşar adımlarımızı ikiye katladı.
Yakın zamanda birgün, sıcaktan bunalmış ve kendimizi yazlık evimizin terasına atmıştık ki kapı çalındı. Gidip kapıyı açtığımda karşımda tanımadığım bir kadın; "Merhaba! Adım Kuteyla, yeni komşunuzum. Müsaitseniz tanışmak isterim." dedi. Yeni komşu Kuteyla (Kuteyla mı? O nasıl isim) içeri girdi ve terasta oturan anneme ve babama yöneldi. Bana yaptığı gibi kendini tanıttıktan sonra anneminde buyur etmesiyle babamın karşısındaki sandalyeye yerleşen Kuteyla Teyze (hemen teyze oluverir bu komşular bilirsin) ve annem arasında koyu bir sohbet başladı. "Aman efendim siz de mi? Aaaa sahi mi? A-hahaha!" diye ilerleyen muhabbet nasıl geldiyse böcek, sinek ve haşerelere geldi. Sevgili Kuteyla Teyze, bu mahlukatlardan ne denli korktuğunu söylerken aynı anda, önce bir çığlık attı, sonra da sandalyesinden hızla fırladı. Bizse annemle durumu kavramak için şaşkınlıkla birbirimize bakarken babamın "Afedersiniz! Kusura bakmayın!"larıyla kendimize geldik. Kahraman babam, elinde oynadığı mandalı kadıncağızın göğsüne fırlatmış, bu da yetmezmiş gibi, durumu kurtarmak için hamle edip mandalı bir çırpıda alıvermiş kadının üstünden. Tam da konu haşereden açıldığı sırada üstüne fırlayan mandalı gören Kuteyla Teyze de basıvermiş çığlığı... Annemle ikimiz kadını sakinleştirsek mi yoksa kendimizi tutmayıp patlarcasına gülsek mi arasında ne yapacağımız bilemezken. zavallı babamsa mahçup mahçup önüne bakıyordu. Dedim ya alem adamdır benim "babi"m...

7 Haziran 2011 Salı

"AN" MESELESİ



Zaman... Hızla ve anlamadan akıp gidiyorsa ve sen Sezen'in şarkısındaki gibi "anneni daha sık anımsıyor, hatta anlıyorsan" artık büyümüş, kocaman olmuşsun demektir. O hiç bitmeyecek sandığın çocukluk ve sancılı ergenlik sona ermiş, koskoca bir insan olmuşsundur. İşte tam da o noktada duruyorum ben. Bedeni büyümüş, aklı, fikirleri büyümüş ama kalbi çocuk kalmaya devam eden, etmeye çalışan bir yetişkin. Belki de bu yüzdendir hep dönüp dolaşıp çocukluğumun o mutlu, masum ve eğlenceli yıllarına dönüp bakmam, sık sık o günler üzerine konuşmam, yazmam, sık sık "Ben çocukken..." le başlayan cümleler kurmam.
İşte yine öyle bir an. İçinde "Ben çocukken..." li cümleler olan bir yazıya başlamam an meselesi... Bir sürü kurulacak cümle var... Mesela; "Ben çocukken hiçbirşeyin hazırı değil de ev yapımı, tazesi makbuldü. Kış gelmeden kilolarla ayıklanıp buzluğa atılan bezelye ayıklama seansları yapılırdı. Annem ve komşu teyzeler çaylarını doldurup serdikleri gazetenin sol yanına ayıklanmamış bezelyeleri, ortaya da kocaman bir boş tas koyar, sol yandan alıp ayıkladıkları bezelyelerin kabuklarını sağ yanlarına bırakırlardı. Seans sona erince, torbalara konan bezelyeler doğru buzluğa giderdi. " demem an meselesi. Ya da mesela, "Ben çocukken, bayram geldiğinde el öperek mendil arasında, müthiş bir zerafetle verilmiş bayram harçlıklarıyla bakkala (gerçek bakkala)  büyük bir hevesle koşup çatapat almaya giderdik. Ben hem heves eder hem de korkardım çatapattan. O yüzden de hep kocaman bir taş bulur olabildiğince uzak bir mesafeden o koca taşı atıp küçücük çatapata denk getirmeye çalışır, dakikalarca uğraşıp sonunda denk geldiğindeyse korkudan kulaklarımı tıkayıp çığlık çığlığa bağırırdım." demem de an meselesi. Ya da ; "Ben çocukken, öğretmenimiz son derste siyah tahtaya kocaman "ÖDEV" yazar ve sıralardı; 1- Matematik sf.13 2-Hayat Bilgisi sf. 23 diye. Ben de önlüğümün cebinde taşıdığım küçük not defterini çıkarır ve tane tane, baka baka yazardım ödevlerimi." demem an meselesi. Veya ; "İETT otobüsleri ile ilgili yapılan geyiklerden bir tanesi de bu kısaltmanın açılımıyla ilgiliydi. "İneklik Etme Taksi Tut" deyip her seferinde gülerdik bu saçma şeye. Sonra otobüse binince, şimdiki gibi  "DIRITT!" diye basılan akbiller yerine, tam ve öğrenci oluşuna göre rengi değişen, kağıttan biletleri metal kutuya atardık. Bir süre sonra  otobüsün içini yanık kokusu sarardı çünkü "şöför amca" dolmuş olan kutudaki biletleri yakardı. Hala o yanık kokusu burnumdadır." demem de an meselesi.
Büyüdükçe, eskiye daha sık döner ve "Ne güzel günlerdi be! Hatırlıyor musun bir keresinde..." diye başlayan cümleleri daha sık kurar oldum. Eski mi özlediğim, yoksa o masumiyet mi bilmiyorum ama "Ben çocukken..." diye başlayan birşeyler yazmam an meselesi...

5 Haziran 2011 Pazar

ÇOK KISA Bİ NOT: TEMİZLEN!


Sıcak havaların yurda giriş yapmasıyla birlikte güzide Türk insanının mis(!) gibi özellikleri de geri geliyor. Hem de hiç ummadığın insanlardan buram buram kokular yükeliyor. Kış boyu burnunun dibindeki biri, yaz gelince burnunun direğini kırmaya yemin etmiş gibi buram buram kokuyor. İşin en kötüsü de bu kadar yakın olmana rağmen bir türlü söylemeye cesaret edmiyorsun sanki kokan senmişsin gibi. O utanmadan pis kokular yaya yaya gezerken sen ayıp olur diye katlanıp duruyorsun. Ha tabi bir de tanımadıkların var. Bunlar genelde toplu taşıma araçlarında toplanıyorlar. Muhtelif kokuları var. Ayakları kokanlar, ter kokanlar, ağzı kokanlar... Hiç okurken yüzünü buruşturma, kabul et işte sen de bunlara maruz kalıyor, katlanıyorsun. Hiç olmadı mı sana da ter kokulu garsonun üstünden aşırtarak servis yapması? En fenası da şıkır şıkır, tiril tiril giyinen o güzide görünümlü insanların ter ve ağız kokuları. Çok değil 10 TL'ye 1 deodarant, 1 diş fırçası, 1 macun alıp en temel temizliğini yapabilirsin. Üstüne o marka gömleği, elbiseyi giyip dudağına parlatıcı süreceğine dişini fırçala diyesim geliyor, zor tutuyorum kendimi. Ha böyle de blog post olur mu deme. İçimde kalmasın diye yazıverdim işte. TEMİZLEN!

6 Mayıs 2011 Cuma

FOSEPTİK



Eskiden, yani ben çocukken, öyle Bodrum "beach"lerinde salınıp akşam olunca da barlarda, kulüplerde "fink atmak" yoktu. Biz, yaz gelince Kumburgaz, Kamiloba, Büyükçekmece, Selimpaşa, Silivri gibi İstanbul'a yakın çeşitli yerlere dağılırdık. Çoğu kimsenin buralardaki sitelerde yazlığı vardı. Evi olmayanlarsa sezonluk bir ev kiralar, okulların kapanışından açılışına kadar buraları mesken tutardı. Bu yerlere ulaşım, belediye otobüsünden daha rahat ama asla şehirlerarası otobüs konforuna da ulaşamamış, öyle arada kalmış bir otobüs tipiyle yapılır, yol boyunca bolca sigara dumanına ve yükek sesli arabeske maruz kalınırdı.
Siteler bu yerlerin en önemli yapılarından biriydi. Olabildiğince dandik malzeme kullanarak yapılan bu binaların büyük balkonları vardı. Özellikle haftasonlarında, evin erkeğinin de yazlığa gelmesiyle bu balkon önce harika mangal kokularıyla dolar, içki bardaklarının çarpışma sesi duvarlara yansır, gecenin ilerleyen saatlerinde çekirdek çitirtisi, çay karıştırma şıngırtısı ve tabi ki okey taşlarının "şak!" diye yankılanan sesiyle dolup dolup taşardı. Saat 12'ye kadar yapılan tüm bu faaliyetlerin sonunda, uyumakta olan komşuları rahatsız etmemek için ve biraz da yürüyüş olsun diye evden çıkılır, okeyde kaybeden çift tarafından dondurmalar ısmarlanırdı.
Gündüzler ise başka bir curcuna haliydi. Sabahtan yapılan sıkı kahvaltıdan sonra plaj çantası hazırlanır, katlanır şezlonglar, havlular ve yere sermelik hasırlar alınır kumsala gidilirdi. Marmara'nın güzel, ince ve beyaz kumuna ayak basmak da ayrı bir keyifti, ta ki kova ve kürek takımını alıp kazmaya başlayıncaya kadar. O canım kum kazdıkça önce grileşir sonra da kapkara olur çıkardı. Anneler seslenirdi hemen; "Kızım kazma daha fazla! Ay çıktı gene foseptikler!" B*kun kibarca söylenen bu halini, bu tip yerlere giden çocuklar küçücük yaşta öğrenirlerdi. Çünkü sıklıkla "foseptik"le ilgili bir sorun olurdu. Mesela "foseptik" tıkanır ve açmak için koca damperli, çok gürültülü ve kokulu bir "foseptik" kamyonu (vidanjör) gelirdi. Olur olmaz yerlere "foseptik " çukuru açılır, lodos oldu mu da "foseptik"  teper(!) , feci kokardı.
Neyse efendim, plajda öğle güneşinin çıkmasıyla, özellikle de benim teyzem gibi yanık tenle kafayı bozmuş olan kadınlar, çeşitli formüller geliştirir ve uygulardı. Kakao yağı, kola, havuçyağı, bebeyağı ve vazelin en bilinen yöntemler arasındaydı. Denize girmek içinse rüzgarın yönü, hızı gibi bir takım veriler gerekirdi çünkü, doğru şartlar oluşmadığında yosun ve denizanalarıyla yüzmek durumunda kalabilirdiniz. Hatta, "koli basili" de o zamanların ünlü ve denizden kapılan bir mikrop türüydü.
  Güneşin batmaya başlamasıyla yavaş yavaş toparlanılır, eve dönülürdü. Dönülürdü dönülmesine de o kumlu ayaklarla içeriye girmek mümkün olmadığından, ayaklar bahçede güzelce yıkanırdı önce. Eve gelip de yıkanma faslı da bitince mis gibi yemekler yenir, sohbet, muhabbet gırla gider, kahkahalar site sakinlerini şenlendirirdi. Yaşlar büyüdükçe yemekten sonra evde kalmak yerine "arkadaşlarla dondurma yemeye" gidilir, biraz daha büyüyünce 12'de dönmek şartıyla diskoya (külüp ya da bar değil, bildiğin dis-ko) gidilirdi. Danslar edilir, kaçamak bakışlar atılır ve küçük bir öpücükle yaz aşklarının tatlı heyecanı sarardı.
Eskiden, yani ben çocukken.

29 Mart 2011 Salı

TÜKÜRÜK


Tükürük. Evet, tükürük. "Iyyyyy! " deme. Aklıma düştü ne çok şey yapar tükürük de bir yaranamaz kimselere. Herkes iğrenir hemen adı geçince. Hadi, bir düşün bakalım "tükürük"lü sahneleri. Bir kere tükürük olmasa öyle cırcır konuşamayız, yemeklerden tat alamayız, ve içindeki antiseptiklerin yok ettiği mikroplara yenik düşüp hastalanırız. Bunlar bilimsel gerçekler. Bunlar dışında mı? Ohooooho! Daha neler var tükürüklü;

1- Tükürükten Balon: Hadi ama! Her çocuk yapar bunu. Dudaklarını hafif açıp şişiriverirsin bir tükürük balonu hooop hemen patlayıverse de malzeme sende, yenisini yaparsın nasılsa. Annem kızardı bana  "Şşşşştttt! Yapma öyle. Ağzın yara olur!" diye ama sinsiden devam ederdim ve sonunda dudaklarım kızarıp acımaya başlardı, bırakırdım. (bir süre)

2- Tükürük Savaşı: Yine dön çocukluğuna. Bizim mahallede (öyle ya mahalle vardı eskiden) bir Selahattin vardı (başka zaman O'ndan da bahsederim- Allah'ın belası), neyse, bu Selo hem pis hem uyuz bir çocuktu. O başlatırdı böyle şappp diye tükürüp savaşı. Allahın cezası nasıl hedefi bulurdu bilinmez ama, şak diye isabet ettirirdi. Bense hem tiksinir hem de hırslanırdım da bir türlü denk getiremezdim. Eve koşar yıkardım pis Selo'nun tükürüğünü.

3- Maşşallah Tükürüğü: Apartman'da yaşlı bir teyze vardı, adı Nimet. Nimet Teyzem namazında niyazında, duası dilinden eksik olmaz bir kadıncağızdı. Nazara, kem göze de inanır, okur üflerdi. Ama o okuyup üfleme sonunda, koca kadın dilini hafif çıkarıp iki dudağının arasından "Thüü Thüü Thüüü Thüüü Thüüü Thüüü!" diye garip bir ritim tutturup (bariz bir biçimde) tükürür, sonra da "Kalk git gökyüzüne bak. Biraz da öpmesinler seni!" derdi. Zaten o tükürüğü yiyen suratı kim öperse artık!

4-Allah Belanı Versin Tükürüğü: Her yaşta ama özellikle de yetişkinlerin sinir ve hırs hallerinden arınmada kullandıkları bir çeşit rehabilitasyon şeklidir. Mesela, fanatik kuzenim maç izlerken bu tedaviye sık sık başvurur. Olay genelde, herhangi bir sebeple gole gidilememesi veya golün atılmaması, o da olmadı ofsayt pozisyonlarında oluşur. Tam bu anda kuzenin bedeni gerilir, elleri kulaklara paralel kalkar ve  hızla aşağıya inerken dil tüm güçle itilir, tükürük "Thüüüü!" diye atılır ve "Allah belanı!" denir. Büyüklerden biri de arkadan seslenir "Tööbe de!"

5- Tükürük Köfte: Özellikle de maça giden erkekler arasında meşhur olan bir köfte çeşididir. Gerçekten tükürüklenerek mi yapılır bilinmez  ama tadına da doyum olmaz di mi?

6-Tükürük yarışı: Tükürük savaşından farklı olarak burada belli bir çizgi üzerinde duran yarışmacılar, tükürüklerini en uzağa fırlatma çabasındadırlar. Tüküren kişi baş ve bedeni olabildiğince geri atar ve hızla bedeni öne iterken, aynı anda da "Thüüüü" diye tükürür. En uzak noktaya isabet ettiren oyunu kazanır( nolcaksa kazanıp)

7- Tükürüklü öpücük: Teyzelerin tükürüklü münasebetleri sadece nazar duasıyla sınırlı değildir. Bu tip teyzelerden bir tane de benim çocukluğumda vardı. Teyzemizin adı Münevver. Nasıl kuru, sıska bir kadın. Kemikli bedeni ve çıkık elmacık kemiklerinden de önce göze çarpan kocaman ağzından dışarıya fırlayacak gibi duran dişleri vardı Münevver Teyzenin. Münevver Teyze beni görünce, kafamın iki yanından tutar "Oyşşşş! Yavruuuum!" der ver şappppp! diye her iki yanağımdan da öperdi. Öyle tükürüklü ve sesli öperdi ki, görenlerin bile tiksintiden midesi kalkar, suratları ekşirdi. Ben hemen yanaklarımı silmek ister, annemin "Ayıp!" diyen gözleriyle karşılaşınca el mahkum tükürüğün yanakta soğuyarak kurumasını beklerdim. Iyyy!

8-Tükürüklü Temizlik: Hadi canım, sanki hiç yapmadın!Masada ya da bir yerde küçük bir leke var. Napıyorsun? Toz bezi alıp siliyorsun öyle mi? Bence parmağını güzelce tükürükleyip bir güzel kazıyıp hallediyorsun...

9- Para sayan, kitap/dergi bakan parmağa Tükürük: Evet, en çok yapılan tükürükleme işlemi bunlar değil mi? para sayılacak ya da kitap okunuyor... Hooop! Yala parmağı, çevir çevir say; çevir çevir oku...

Aklıma şimdilik bunlar geldi. Eee hadi! Varsa seninde aklına gelen ekle...