28 Aralık 2011 Çarşamba

KKY (Kendi Kendine Yap)

Gönderen Bizzat Ben zaman: 13:53 0 yorum Bu yayına verilen bağlantılar
Yurtdışında pek çok yerde DIY olarak geçen ama bizde pek yeri olmayan Do It Yourself, çevirince bu adı alıyor; Kendi Kendine Yap (KKY). Ben de pek merak saldım bu aralar KKY işlere. Aradıkça da pek güzel, pek hoş şeylerle karşılaşıyorum. Bir taraftan da "Noluyor yaşlanıyorum heralde, Böyle elişine falan merak salmak pek hayra alamet değil gibi" diye düşünmeden de edemiyorum:) Bir zaman sonra kalkıp Ören Bayan 22 no'lu gül kurusu (atıyorum tabi) iplikle ilgili blog yazar mıyım bilemem ama şimdilik yeni yıla özel KKY kapı süsleri ile karşınızdayım:)

Yılbaşı Süslerinden

Eski ve kullanılmayan süsleriniz varsa değerlendirmek için harika bir fırsat. Kalın  mukavvadan keseceğiniz ortası delik bir dairenin etrafına sıcak silikonla yapıştıracağınız rengarenk süslerle harika bir görüntü!


Şişe Mantarlarından

Kalın misinayı mantarlara geçirerek kolayca yapabileceğiniz bu süs hem içeri hem de dışarı asılabilir.



Kravattan

Dolapta asılı duran modası geçmiş kravatlarınız mı var? Yine kalın mukavvadan keseceğiniz dairenin etrafına kravatları tek tek sarıp görünmeyecek şekilde iğneleyin. İşte hazır!


Yün Yumaklarından

Doğru renkleri biraraya getirip birbirine yapştıracağınız yumaklar sıcacık bir kapı süsü olabilir:)

Bilimum Yiyecekten
 Seneye kalmasın, ben bu süsü bu sene asayım sonra da yiyeyim diyenler için bir sürü alternatif var. Bozulmayacak ve kötü kokmayacak yiyecekler olsun yeter. Kahve çekirdeklerinden, kabuklu fındık, cevize hatta keçiboynuzuna kadar birçok alternatif var.



PATLAMIŞ MISIR
KURABİYE
KURUTULMUŞ MEYVELER


JELİBON




19 Aralık 2011 Pazartesi

Jingle Bells, Jingle Bells...

Gönderen Bizzat Ben zaman: 13:18 0 yorum Bu yayına verilen bağlantılar
Yeni yıl belki de çocukluğuma dönüp heyecanla o ruha döndüğüm tek zaman... Her yeni yıl geldiğinde bir süsleme, bir alışveriş halidir sarıyor beni. Bu yıl kendi kendime yapsam ne yaparım diye araştırdım ve bak neler buldum:)

KAR KÜRESİ




Malzemeler;
  • Kapaklı kavanoz
  • Kavanoza sığacak büyüklükte oyuncak, biblo, süs ya da takı
  • Şeffaf epoksi yapıştırıcı
  • Saf su
  • Bir kaç damla gliserin
  • Büyük taneli sim ( küçükler yüzmeyecektir)
Yapımı;
  • Kavanozun dibine istediğiniz oyuncak, biblo, takı ya da süs malzemesini epoksi ile yapıştırıp kurutun.
  • Oda ısısındaki saf suyu kavonoza doldurun.
  • Bir kaç damla gliserini "kar taneleri"nin yavaş yüzmesi için suya damlatın.
  • Kapağını sıkıca kapatın. İşte hazır! (Kaynak)
DAVET MASASI SÜSLERİ


Tek yapmanız gereken yolda yürürken biraz dikkat edip kozalak toplamak:) Biraz sim, biraz akrilik boya, kartondan kesilmiş yıldızlar, boncuklar ve taşlarla süsleyerek bir mumluğa oturtacağınız bu süslerle şık sofralar... ( Kaynak )


Kalın kağıttan keseceğiniz dev kar tanelerini masanıza amerikan servisi yapabilirsiniz. İster beyaz, ister kırmızı, yeşil ya da rengarenk... Kar tanelerini kesmek mi? Hazır kalıplar burada. (Kaynak )


Renkli kartonlardan keseceğiniz yıldızları incilerle, sim veya boncukla süsleyip çöp şiş çubuklarına takabilir ya da kuru dallara yapıştırabilirsiniz.  ( Kaynak )



Katlama sanatı kağıttan mı olur sadece? Kumaş peçeteleri katlayıp bir çam ağacı yapabilir, sicimin üzerine geçirdiğiniz boncukları etrafına dolayıp sofralara renk katabilirsiniz.  Nasıl katlanacağıysa burda; (Kaynak )


Şimdilik bu kadar. Devamı yıl bitmeden... 

27 Temmuz 2011 Çarşamba

ŞAŞKIN KAHRAMAN

Gönderen Bizzat Ben zaman: 03:00 0 yorum Bu yayına verilen bağlantılar




Çok komik,alem bir adamdır benim babam. Ama bu asla kasti değildir. Öyle espiri falan yapmaz, kendi haliyle komiktir o. Öyle şeyler yapar ki, gözümle görmesem, babamı da bilmesem  gerçekliğinden şüphe ederim. Çocukken arkadaşlarımın çoğu için bir korku ve asık suratlılık abidesi olan babalar, benim için hep yumuşak huylu, omuzuna oturup saçına toka takarak kuaförcülük oynayabileceğim, yaptıklarıyla ve başına gelenlerle herkesi gülme komasına sokan "babi"mdi.
Sanırım 7-8 yaşlarındaydım ve o gün yolda bir kalabalık görmüş, tabi merakla kalabalığa katılıp neler olduğunu görmeye çalışıyorduk. Modelini, markasını hatırlamadığım ama yüksek ihtimalle o yılların modası Şahin marka bir otomobil (o zamanlar "araba" pek denmezdi) cayır cayır yanıyor, sahibi olduğunu tahmin ettiğim bir adamcağız deli danalar gibi ordan oraya çaresizce koşturuyordu. Genelde bu gibi durumlarda olayları uzaktan izleyip "vah vah" layan Türk milletine inat, benim biricik kahraman babam, arabanın yanında duran koca bidonu kaptığı gibi alevlerin üzerine boşalttı. Boşalttı boşaltmasına da alevler bir anda "Poff!" diye daha da büyüdü, saçsız ve kaşsız kalmaktan saniyelerle kurtulan babam daha ne olduğunu anlamadan cin annem babamı kolundan tuttuğu gibi, bir eliyle de beni çekiştire çekiştire olay yerinden hızla (hızla derken gerçekten hızla, ışık hızıyla) uzaklaştırırken bir yandan da söyleniyordu; "E be adam! O kadar insan aptal, bir sen akıllı, değil mi?" Benim kahraman da hala anlamamış bir şekilde anneme bakıp "Yahu ne yaptım ki! Yardım edeyim istedim." der demez annem lafı ağzına tıkaladı, "Kaş yaparken göz çıkartıyordun. Su diye boşalttığın o şey benzindi, benzin!" Zavallı babam ağzı açık, gözleri kocaman açılmış bir halde arkaya dönüp baktı ve koşar adımlarımızı ikiye katladı.
Yakın zamanda birgün, sıcaktan bunalmış ve kendimizi yazlık evimizin terasına atmıştık ki kapı çalındı. Gidip kapıyı açtığımda karşımda tanımadığım bir kadın; "Merhaba! Adım Kuteyla, yeni komşunuzum. Müsaitseniz tanışmak isterim." dedi. Yeni komşu Kuteyla (Kuteyla mı? O nasıl isim) içeri girdi ve terasta oturan anneme ve babama yöneldi. Bana yaptığı gibi kendini tanıttıktan sonra anneminde buyur etmesiyle babamın karşısındaki sandalyeye yerleşen Kuteyla Teyze (hemen teyze oluverir bu komşular bilirsin) ve annem arasında koyu bir sohbet başladı. "Aman efendim siz de mi? Aaaa sahi mi? A-hahaha!" diye ilerleyen muhabbet nasıl geldiyse böcek, sinek ve haşerelere geldi. Sevgili Kuteyla Teyze, bu mahlukatlardan ne denli korktuğunu söylerken aynı anda, önce bir çığlık attı, sonra da sandalyesinden hızla fırladı. Bizse annemle durumu kavramak için şaşkınlıkla birbirimize bakarken babamın "Afedersiniz! Kusura bakmayın!"larıyla kendimize geldik. Kahraman babam, elinde oynadığı mandalı kadıncağızın göğsüne fırlatmış, bu da yetmezmiş gibi, durumu kurtarmak için hamle edip mandalı bir çırpıda alıvermiş kadının üstünden. Tam da konu haşereden açıldığı sırada üstüne fırlayan mandalı gören Kuteyla Teyze de basıvermiş çığlığı... Annemle ikimiz kadını sakinleştirsek mi yoksa kendimizi tutmayıp patlarcasına gülsek mi arasında ne yapacağımız bilemezken. zavallı babamsa mahçup mahçup önüne bakıyordu. Dedim ya alem adamdır benim "babi"m...

7 Haziran 2011 Salı

"AN" MESELESİ

Gönderen Bizzat Ben zaman: 14:31 0 yorum Bu yayına verilen bağlantılar


Zaman... Hızla ve anlamadan akıp gidiyorsa ve sen Sezen'in şarkısındaki gibi "anneni daha sık anımsıyor, hatta anlıyorsan" artık büyümüş, kocaman olmuşsun demektir. O hiç bitmeyecek sandığın çocukluk ve sancılı ergenlik sona ermiş, koskoca bir insan olmuşsundur. İşte tam da o noktada duruyorum ben. Bedeni büyümüş, aklı, fikirleri büyümüş ama kalbi çocuk kalmaya devam eden, etmeye çalışan bir yetişkin. Belki de bu yüzdendir hep dönüp dolaşıp çocukluğumun o mutlu, masum ve eğlenceli yıllarına dönüp bakmam, sık sık o günler üzerine konuşmam, yazmam, sık sık "Ben çocukken..." le başlayan cümleler kurmam.
İşte yine öyle bir an. İçinde "Ben çocukken..." li cümleler olan bir yazıya başlamam an meselesi... Bir sürü kurulacak cümle var... Mesela; "Ben çocukken hiçbirşeyin hazırı değil de ev yapımı, tazesi makbuldü. Kış gelmeden kilolarla ayıklanıp buzluğa atılan bezelye ayıklama seansları yapılırdı. Annem ve komşu teyzeler çaylarını doldurup serdikleri gazetenin sol yanına ayıklanmamış bezelyeleri, ortaya da kocaman bir boş tas koyar, sol yandan alıp ayıkladıkları bezelyelerin kabuklarını sağ yanlarına bırakırlardı. Seans sona erince, torbalara konan bezelyeler doğru buzluğa giderdi. " demem an meselesi. Ya da mesela, "Ben çocukken, bayram geldiğinde el öperek mendil arasında, müthiş bir zerafetle verilmiş bayram harçlıklarıyla bakkala (gerçek bakkala)  büyük bir hevesle koşup çatapat almaya giderdik. Ben hem heves eder hem de korkardım çatapattan. O yüzden de hep kocaman bir taş bulur olabildiğince uzak bir mesafeden o koca taşı atıp küçücük çatapata denk getirmeye çalışır, dakikalarca uğraşıp sonunda denk geldiğindeyse korkudan kulaklarımı tıkayıp çığlık çığlığa bağırırdım." demem de an meselesi. Ya da ; "Ben çocukken, öğretmenimiz son derste siyah tahtaya kocaman "ÖDEV" yazar ve sıralardı; 1- Matematik sf.13 2-Hayat Bilgisi sf. 23 diye. Ben de önlüğümün cebinde taşıdığım küçük not defterini çıkarır ve tane tane, baka baka yazardım ödevlerimi." demem an meselesi. Veya ; "İETT otobüsleri ile ilgili yapılan geyiklerden bir tanesi de bu kısaltmanın açılımıyla ilgiliydi. "İneklik Etme Taksi Tut" deyip her seferinde gülerdik bu saçma şeye. Sonra otobüse binince, şimdiki gibi  "DIRITT!" diye basılan akbiller yerine, tam ve öğrenci oluşuna göre rengi değişen, kağıttan biletleri metal kutuya atardık. Bir süre sonra  otobüsün içini yanık kokusu sarardı çünkü "şöför amca" dolmuş olan kutudaki biletleri yakardı. Hala o yanık kokusu burnumdadır." demem de an meselesi.
Büyüdükçe, eskiye daha sık döner ve "Ne güzel günlerdi be! Hatırlıyor musun bir keresinde..." diye başlayan cümleleri daha sık kurar oldum. Eski mi özlediğim, yoksa o masumiyet mi bilmiyorum ama "Ben çocukken..." diye başlayan birşeyler yazmam an meselesi...

5 Haziran 2011 Pazar

ÇOK KISA Bİ NOT: TEMİZLEN!

Gönderen Bizzat Ben zaman: 06:50 0 yorum Bu yayına verilen bağlantılar

Sıcak havaların yurda giriş yapmasıyla birlikte güzide Türk insanının mis(!) gibi özellikleri de geri geliyor. Hem de hiç ummadığın insanlardan buram buram kokular yükeliyor. Kış boyu burnunun dibindeki biri, yaz gelince burnunun direğini kırmaya yemin etmiş gibi buram buram kokuyor. İşin en kötüsü de bu kadar yakın olmana rağmen bir türlü söylemeye cesaret edmiyorsun sanki kokan senmişsin gibi. O utanmadan pis kokular yaya yaya gezerken sen ayıp olur diye katlanıp duruyorsun. Ha tabi bir de tanımadıkların var. Bunlar genelde toplu taşıma araçlarında toplanıyorlar. Muhtelif kokuları var. Ayakları kokanlar, ter kokanlar, ağzı kokanlar... Hiç okurken yüzünü buruşturma, kabul et işte sen de bunlara maruz kalıyor, katlanıyorsun. Hiç olmadı mı sana da ter kokulu garsonun üstünden aşırtarak servis yapması? En fenası da şıkır şıkır, tiril tiril giyinen o güzide görünümlü insanların ter ve ağız kokuları. Çok değil 10 TL'ye 1 deodarant, 1 diş fırçası, 1 macun alıp en temel temizliğini yapabilirsin. Üstüne o marka gömleği, elbiseyi giyip dudağına parlatıcı süreceğine dişini fırçala diyesim geliyor, zor tutuyorum kendimi. Ha böyle de blog post olur mu deme. İçimde kalmasın diye yazıverdim işte. TEMİZLEN!

6 Mayıs 2011 Cuma

FOSEPTİK

Gönderen Bizzat Ben zaman: 09:39 0 yorum Bu yayına verilen bağlantılar


Eskiden, yani ben çocukken, öyle Bodrum "beach"lerinde salınıp akşam olunca da barlarda, kulüplerde "fink atmak" yoktu. Biz, yaz gelince Kumburgaz, Kamiloba, Büyükçekmece, Selimpaşa, Silivri gibi İstanbul'a yakın çeşitli yerlere dağılırdık. Çoğu kimsenin buralardaki sitelerde yazlığı vardı. Evi olmayanlarsa sezonluk bir ev kiralar, okulların kapanışından açılışına kadar buraları mesken tutardı. Bu yerlere ulaşım, belediye otobüsünden daha rahat ama asla şehirlerarası otobüs konforuna da ulaşamamış, öyle arada kalmış bir otobüs tipiyle yapılır, yol boyunca bolca sigara dumanına ve yükek sesli arabeske maruz kalınırdı.
Siteler bu yerlerin en önemli yapılarından biriydi. Olabildiğince dandik malzeme kullanarak yapılan bu binaların büyük balkonları vardı. Özellikle haftasonlarında, evin erkeğinin de yazlığa gelmesiyle bu balkon önce harika mangal kokularıyla dolar, içki bardaklarının çarpışma sesi duvarlara yansır, gecenin ilerleyen saatlerinde çekirdek çitirtisi, çay karıştırma şıngırtısı ve tabi ki okey taşlarının "şak!" diye yankılanan sesiyle dolup dolup taşardı. Saat 12'ye kadar yapılan tüm bu faaliyetlerin sonunda, uyumakta olan komşuları rahatsız etmemek için ve biraz da yürüyüş olsun diye evden çıkılır, okeyde kaybeden çift tarafından dondurmalar ısmarlanırdı.
Gündüzler ise başka bir curcuna haliydi. Sabahtan yapılan sıkı kahvaltıdan sonra plaj çantası hazırlanır, katlanır şezlonglar, havlular ve yere sermelik hasırlar alınır kumsala gidilirdi. Marmara'nın güzel, ince ve beyaz kumuna ayak basmak da ayrı bir keyifti, ta ki kova ve kürek takımını alıp kazmaya başlayıncaya kadar. O canım kum kazdıkça önce grileşir sonra da kapkara olur çıkardı. Anneler seslenirdi hemen; "Kızım kazma daha fazla! Ay çıktı gene foseptikler!" B*kun kibarca söylenen bu halini, bu tip yerlere giden çocuklar küçücük yaşta öğrenirlerdi. Çünkü sıklıkla "foseptik"le ilgili bir sorun olurdu. Mesela "foseptik" tıkanır ve açmak için koca damperli, çok gürültülü ve kokulu bir "foseptik" kamyonu (vidanjör) gelirdi. Olur olmaz yerlere "foseptik " çukuru açılır, lodos oldu mu da "foseptik"  teper(!) , feci kokardı.
Neyse efendim, plajda öğle güneşinin çıkmasıyla, özellikle de benim teyzem gibi yanık tenle kafayı bozmuş olan kadınlar, çeşitli formüller geliştirir ve uygulardı. Kakao yağı, kola, havuçyağı, bebeyağı ve vazelin en bilinen yöntemler arasındaydı. Denize girmek içinse rüzgarın yönü, hızı gibi bir takım veriler gerekirdi çünkü, doğru şartlar oluşmadığında yosun ve denizanalarıyla yüzmek durumunda kalabilirdiniz. Hatta, "koli basili" de o zamanların ünlü ve denizden kapılan bir mikrop türüydü.
  Güneşin batmaya başlamasıyla yavaş yavaş toparlanılır, eve dönülürdü. Dönülürdü dönülmesine de o kumlu ayaklarla içeriye girmek mümkün olmadığından, ayaklar bahçede güzelce yıkanırdı önce. Eve gelip de yıkanma faslı da bitince mis gibi yemekler yenir, sohbet, muhabbet gırla gider, kahkahalar site sakinlerini şenlendirirdi. Yaşlar büyüdükçe yemekten sonra evde kalmak yerine "arkadaşlarla dondurma yemeye" gidilir, biraz daha büyüyünce 12'de dönmek şartıyla diskoya (külüp ya da bar değil, bildiğin dis-ko) gidilirdi. Danslar edilir, kaçamak bakışlar atılır ve küçük bir öpücükle yaz aşklarının tatlı heyecanı sarardı.
Eskiden, yani ben çocukken.

29 Mart 2011 Salı

TÜKÜRÜK

Gönderen Bizzat Ben zaman: 04:34 0 yorum Bu yayına verilen bağlantılar

Tükürük. Evet, tükürük. "Iyyyyy! " deme. Aklıma düştü ne çok şey yapar tükürük de bir yaranamaz kimselere. Herkes iğrenir hemen adı geçince. Hadi, bir düşün bakalım "tükürük"lü sahneleri. Bir kere tükürük olmasa öyle cırcır konuşamayız, yemeklerden tat alamayız, ve içindeki antiseptiklerin yok ettiği mikroplara yenik düşüp hastalanırız. Bunlar bilimsel gerçekler. Bunlar dışında mı? Ohooooho! Daha neler var tükürüklü;

1- Tükürükten Balon: Hadi ama! Her çocuk yapar bunu. Dudaklarını hafif açıp şişiriverirsin bir tükürük balonu hooop hemen patlayıverse de malzeme sende, yenisini yaparsın nasılsa. Annem kızardı bana  "Şşşşştttt! Yapma öyle. Ağzın yara olur!" diye ama sinsiden devam ederdim ve sonunda dudaklarım kızarıp acımaya başlardı, bırakırdım. (bir süre)

2- Tükürük Savaşı: Yine dön çocukluğuna. Bizim mahallede (öyle ya mahalle vardı eskiden) bir Selahattin vardı (başka zaman O'ndan da bahsederim- Allah'ın belası), neyse, bu Selo hem pis hem uyuz bir çocuktu. O başlatırdı böyle şappp diye tükürüp savaşı. Allahın cezası nasıl hedefi bulurdu bilinmez ama, şak diye isabet ettirirdi. Bense hem tiksinir hem de hırslanırdım da bir türlü denk getiremezdim. Eve koşar yıkardım pis Selo'nun tükürüğünü.

3- Maşşallah Tükürüğü: Apartman'da yaşlı bir teyze vardı, adı Nimet. Nimet Teyzem namazında niyazında, duası dilinden eksik olmaz bir kadıncağızdı. Nazara, kem göze de inanır, okur üflerdi. Ama o okuyup üfleme sonunda, koca kadın dilini hafif çıkarıp iki dudağının arasından "Thüü Thüü Thüüü Thüüü Thüüü Thüüü!" diye garip bir ritim tutturup (bariz bir biçimde) tükürür, sonra da "Kalk git gökyüzüne bak. Biraz da öpmesinler seni!" derdi. Zaten o tükürüğü yiyen suratı kim öperse artık!

4-Allah Belanı Versin Tükürüğü: Her yaşta ama özellikle de yetişkinlerin sinir ve hırs hallerinden arınmada kullandıkları bir çeşit rehabilitasyon şeklidir. Mesela, fanatik kuzenim maç izlerken bu tedaviye sık sık başvurur. Olay genelde, herhangi bir sebeple gole gidilememesi veya golün atılmaması, o da olmadı ofsayt pozisyonlarında oluşur. Tam bu anda kuzenin bedeni gerilir, elleri kulaklara paralel kalkar ve  hızla aşağıya inerken dil tüm güçle itilir, tükürük "Thüüüü!" diye atılır ve "Allah belanı!" denir. Büyüklerden biri de arkadan seslenir "Tööbe de!"

5- Tükürük Köfte: Özellikle de maça giden erkekler arasında meşhur olan bir köfte çeşididir. Gerçekten tükürüklenerek mi yapılır bilinmez  ama tadına da doyum olmaz di mi?

6-Tükürük yarışı: Tükürük savaşından farklı olarak burada belli bir çizgi üzerinde duran yarışmacılar, tükürüklerini en uzağa fırlatma çabasındadırlar. Tüküren kişi baş ve bedeni olabildiğince geri atar ve hızla bedeni öne iterken, aynı anda da "Thüüüü" diye tükürür. En uzak noktaya isabet ettiren oyunu kazanır( nolcaksa kazanıp)

7- Tükürüklü öpücük: Teyzelerin tükürüklü münasebetleri sadece nazar duasıyla sınırlı değildir. Bu tip teyzelerden bir tane de benim çocukluğumda vardı. Teyzemizin adı Münevver. Nasıl kuru, sıska bir kadın. Kemikli bedeni ve çıkık elmacık kemiklerinden de önce göze çarpan kocaman ağzından dışarıya fırlayacak gibi duran dişleri vardı Münevver Teyzenin. Münevver Teyze beni görünce, kafamın iki yanından tutar "Oyşşşş! Yavruuuum!" der ver şappppp! diye her iki yanağımdan da öperdi. Öyle tükürüklü ve sesli öperdi ki, görenlerin bile tiksintiden midesi kalkar, suratları ekşirdi. Ben hemen yanaklarımı silmek ister, annemin "Ayıp!" diyen gözleriyle karşılaşınca el mahkum tükürüğün yanakta soğuyarak kurumasını beklerdim. Iyyy!

8-Tükürüklü Temizlik: Hadi canım, sanki hiç yapmadın!Masada ya da bir yerde küçük bir leke var. Napıyorsun? Toz bezi alıp siliyorsun öyle mi? Bence parmağını güzelce tükürükleyip bir güzel kazıyıp hallediyorsun...

9- Para sayan, kitap/dergi bakan parmağa Tükürük: Evet, en çok yapılan tükürükleme işlemi bunlar değil mi? para sayılacak ya da kitap okunuyor... Hooop! Yala parmağı, çevir çevir say; çevir çevir oku...

Aklıma şimdilik bunlar geldi. Eee hadi! Varsa seninde aklına gelen ekle...

14 Şubat 2011 Pazartesi

Bİ DUR YAAA!

Gönderen Bizzat Ben zaman: 12:44 0 yorum Bu yayına verilen bağlantılar
*Su içsem yarıyor diyen ama 5 dilim baklavayı tek turda süpüren teyze bi dur yaaa...
*Nerden duyduğumu bilmediğim ama habire içimden söylediğim ve bir türlü susturamadığım şarkı bi dur yaaa...


*Köpeğimin kakası daha kıçındayken camdan sinsi sinsi bizi kesip kaka düştüğü anda "İyyyy! Al o pisliği ordan!Başka yer kalmadı koca sokakta bizim kapının önünden başka! Vırt vırt vırt vırt vırt..." diyen hiç nefes almadan konuşan yaşlı cadı bi dur yaaa...
* Eline bir ünlünün fotosunu alıp kuaföre gelen, "Ay! Necmi, bana da bu modelden yap!" diyerek kendini hiç bilmeyen tipitoş bi dur yaa....
*Höpürdete höpürdete, keyifle içtiğim Türk kahvemin son yudumunda ağzıma dolup keyfimin içine eden telve bi dur yaaa...
*Kendine ait hiçbir orjinal fikri olmayan, ama her bir boku da eleştiren kethüda bi dur yaa....
*Maçın en kritik anında gelen ofsayt pozisyonuna dövünürken "Ofsayt ne aşkım?" diyen Bayan Angutyo Casablanca bi dur yaa....
*Ballı ekmek yerken ekmeğin arasından süzülüp elime akan, yıkanmadan asla gitmeyen yapış yapışlık hissi bi dur yaa...
* Bir anda esip saçımı yüzüme ve rujlu dudağıma yapıştıran hoyrat rüzgar bi dur yaaa....
*Hem diziyi izlemeyip hem de bize her gelişte "Bu kim? Niye ağladı ki? O'nunla mı evli?" gibi bilimum soru sorarak beni diziden de kendinden de soğutan kankam bi dur yaaa....
*En kritik anda bittiğini farkettiğim tuvalet kağıdı bi dur yaaa..
*Beyazların arasına karışıp bizi ailece pembe iç çamaşırı sahibi yapan kırmızı çorap bi dur yaaa...
*Filmin en can alıcı anında sokağa giren ve o sahne bitene kadar
 yeri göğü inleterek, herşeyi duyulmaz kılan çöp kamyonu bi dur
yaaa...

24 Ocak 2011 Pazartesi

TEVFİK

Gönderen Bizzat Ben zaman: 13:20 0 yorum Bu yayına verilen bağlantılar
Tevfik, 9 yaşında, akranlarına göre daha uzun, ancak çelimsiz, kara kuru bir çocuktu. Zekâsı bazen hinlik seviyesine ulaşacak kadar sivriydi ve  zaten O da bunun farkındaydı.
Her zaman eğlenmek ve oyun oynamak için can atan Tevfik, okuldan hiç haz etmez, türlü bahanelerle annesini kandırıp okula gitmemek için elinden geleni yapardı. Annesi, Cavidan Hanım, oğlunun bu huyunu bilir ve bazen söyledikleri gerçek mi, yalan mı ayırt etmekte güçlük çeker, ne yapacağını bilemezdi. Eğer çok dikkat eder ve o kısacık anı yakalayabilirse eğer, yalan söylediğinde sağ omzunu bir an, sadece bir an, hafifçe yukarı kaldırdığını bilirdi.
Tevfik için haftanın en güzel günü Cuma'ydı. Çünkü Cuma, iki koca tatil gününü elinde tutar ve hiç geçmeyecek gibi  insanın kalbini heyecan ve sevinçle doldurur; ne iki arada bir derede kalan Cumartesi'ye ne de o mendebur, asık suratlı Pazar'a benzerdi. İşte yine o çok sevdiği Cuma da, "fena sayılmaz" Cumartesi de, "yine de tatildir" dediği Pazar günü de geçmiş, akşam kapıya dayanmıştı. Üstelik yarın, matematikten sınavı vardı ve daha hiç ama hiç çalışmamıştı Tevfik. Kapı çalıp da teyzesi ve kuzenlerinin geldiğini de görünce, bu sınavdan iyice umudunu kesip ne yapmalı, nasıl bir düzen kurup bu sınava girmekten paçayı sıyırmalı diye düşünmeye başladı. Önce, okula gitmemesi gerektiği konusunda kesin karara vardı. Karara vardı varmasına da, nasıl olacaktı bu iş? Polisi arayıp okulda bomba ihbarı yapsa... Yok, yok olmazdı o. Hem, sabaha kadar ihbarın asılsız olduğunu anlarlardı. Tehlikeliydi bu iş, tutmazdı da zaten. Başka ne olurdu ki? "Yarın okul yokmuş, öğretmen hastalanmış. "dese, Cavidan Hanım hemen telefona sarılıp öğretmenini arar, "Ay, geçmiş olsun Naime Hanım!" diye feryat figan eder, çok geçmeden de gerçeği anlardı.
Ancak ve ancak, hasta olursa izin verirdi Cavidan Hanım okula gitmeyip evde kalmasına. Hasta olmalıydı da nasıl? Biraz durdu, iki gerindi, bir sağa, bir sola eğildi, iki ofladı ve sonunda buldu! Evet, nasıl hasta olacağını buldu. Koşarak annesinin yanına gitti.  "Ben kırtasiyeye gidiyorum anne, defterim bitti. "dedi ve daha annesi birşey söylemeye fırsat bulamadan fırladı dışarıya. Sokağa çıkınca buz gibi Ocak ayazını iliklerine kadar hissetti. Tam da istediği buydu işte. Olanca gücüyle ve hızla koşmaya başladı. Koştu, koştu, koştu... Kan ter içinde kalıncaya, sırtından sular süzülünceye, yüzü gözü sırılsıklam oluncaya kadar koştu Tevfik. Sonra, durdu; yavaşça montunu, kazağını çıkardı. Bir tek kuru tişörtle kaldı o Ocak ayazında. Bekledi. Teri soğuyup, sırtı buz kesinceye kadar bekledi. Üşümek ne kelime tam anlamıyla donup sırtındaki tüylerin bile diken diken olduğunu hissetti. Emin olmak, işini garantiye almak için biraz daha bekledi. Sonra tekrar kazağını ve montunu giydi, kırtasiyeden bir defter alıp eve geri geldi. Defteri odanın bir köşesine fırlatıp kuzenleriyle oynamak üzere yanlarına gitti. Dakikalar geçtikçe oyun daha tatsız, oda daha sıcak, kuzenleri daha gürültücü, kafası daha ağır gelmeye başladı. Elinde meyve tabağıyla odadan içeri giren Cavidan Hanım'ın "Ay! Tevfik! Yavrum! N'oldu sana böyle?" nidasıyla anladı Tevfik başardığını. O gece ateşi yükseldi, elleri ayakları bir buz kesti, bir alev alev yandı ve ancak sabaha karşı uyuyabildi Tevfik. Sabah uyanınca, ağrıyan boğazını, hala yüksek olan ateşini çok da umursamadan keyifle gerindi, yataktan kalkıp çıplak ayaklarını sürüye sürüye annesinin yanına gitti. Cavidan Hanım, "Annem, kalktın mı?" diye Tevfik'i kucakladı ve alnından öperek ateşini kontrol etti. Tevfik'i koltuğa yatırdı, üstünü battaniyeyle örtüp  mutfağa, bir şeyler hazırlamaya gitti. Bir yandan da konuşuyordu; "Sen, bu gidişle daha iki üç gün yatarsın. Allah'tan kar yağdı da, tatil oldu. Bari okuldan geri kalmayacaksın." İşte o anda Tevfik koltukta doğruldu ve solundaki pencerenin tülünü kaldırıp dışarı baktı. Dışarıda bembeyaz kar, koca bir kardan adam ve neşeyle oynayan çocuklar vardı.
Tevfik, 9 yaşında, akranlarına göre daha uzun, ancak çelimsiz, kara kuru bir çocuktu. Zekâsı bazen hinlik seviyesine ulaşacak kadar sivriydi ve  zaten O da bunun farkındaydı...

17 Ocak 2011 Pazartesi

BAAA BAAA BATSİ...

Gönderen Bizzat Ben zaman: 13:52 0 yorum Bu yayına verilen bağlantılar
Küçüktüm, ufacıktım,
Top oynadım, acıktım,
Buldum yerde bir erik,
Kaptı bir alageyik.
Geyik kaçtı ormana,
Bindim bir akdoğana,
Doğan yolu şaşırdı,
Kaf dağından aşırdı...

Çocukluğumda ezberlediğim şiirlerden en sevdiğim buydu. Ne güzeldi hoptiri hoptiri zıplayarak gezip kuzenime zorla bu şiiri dinletmek ve tabi sonra da O'nu mecburen dinlemek. Odada öyle saçma sapan şiir okurken annemin " Sofrayaaaaaaaaa!" sesiyle acıktığımı fark edip masaya koşunca, annem sorardı hemen "Elini yıkadın mı?" Offff! Tabi ki hayır! Bir koşu yıkar gelirdim gelmesine de sinir olurdum hem el yıkamaya hem de çok açılan musluktan ıslanan kollarıma. Koca bir çanak dolusu yemyeşil, çıtır çıtır kıvırcık salatayı zeytinyağı ve limonla parlatırdı annem. En az üç çeşit olurdu yemek ve mutlaka annem ne koyduysa bitirmek gerekirdi. Salatadan da yemek şarttı. Salata servis edilmez,ortadan yenirdi. Elinde çatalı, herkes "Tak! Tuk!" vura vura toplardı dolu dolu salatayı da, bir ben kalırdım tek salata tanesi çatalında sallanan.  Yemek biter, sofra kalkar, annem sarı tasa kaynar suyu koyar ve bulaşık faslına başlamadan hemen önce beni çağırır, elimi ağzımı bol sabunlu bezle bastıra bastıra silerdi. Elinden zar zor kaçar, odamın güvenli sularına sığınırdım. En çok lastik oynamayı sever, her fırsatta iki sandalyenin ayağına lastiği geçirir, başlardım hoplamaya; "İS-TAN-BUL-LU-LAR". Eğer apartmandaki komşu çocuklarından birileri bizdeyse ya da kuzenim, işte o zaman bayıla bayıla başlardık "el çarpmaca" oynamaya. Duyabileceğin en saçma sözlerden oluşan tekerlemeleri söylerken kendimizden geçer, ellerimizi daha da, daha da hızlandırırdık;

Tom and Jerry
Dispanseri
Üç kere A A A
Üç kere B B B
Üç kere A
Üç kere B
Alfabe

Baaa baaa batsi
Batsi batsi baaa
Daaa daaa datsi
Datsi Datsi daaa

Dolapta ayran
Necdet Bayram
Dalda erik
Fatma Girik
Bir bardak su
Sezen Aksu
Arabayı süren
Zeki Müren...

Sonra kahkahalarla yatağa yıkılır ve gülmekten gözlerimiz yaşarır, karnımız ağrırdı. Sonra, kalkıp yatakta ter ter tepinir, zıplaya zıplaya hali kalmamış zavallı yayları daha gacırtılı, daha yamuk hale getirirdik. Annem gelip de, "Sizi gidi sıpalar! Çabuk öğlen uykusuna!" deyinceye kadar kan ter içinde zıplamaya devam ederdik. Aslında, hiç uykumuz olmazdı ama mecburen yatılırdı her öğlen. "Uykun yoksa uyuma, yat, dinlen." derdi annem. Her seferinde de uykum olmadığını düşünürken uyuyakalırdım.

Küçük ve heyecanlı bedenim uykunun derinliklerinden, burnuma gelen kızarmış ekmek kokusuna uyanırdı. Artık akşamüstü olmuş demekti bu. Annem çayı demler, ekmeği sobada kızartıp sıcak sıcak tereyağını sürerdi. Yanında zeytin, mutlaka peynir, bal, anne yapımı reçellerden birkaç çeşitle yeni bir ziyafet başlar, eğer izin varsa "paşa çayı" ile daha da taçlanırdı ikindi kahvaltım. Bir kenarda radyo tıngırdar, eğer annemin sevdiği şarkılardan biri çıkarsa ses açılır ve hangisinin daha güzel söylediğine karar veremediğim iki ses birbirine karışır, evimize bazen hüzün, bazen de sevinç doldururdu. Şarkılar anneme ne anlatırdı bilmem ama, bana, hayranlıkla izlediğim bu kadını ne kadar sevdiğimi hatırlatırdı, hala da hatırlatır...

12 Ocak 2011 Çarşamba

Bİ DUR YAAA! (Bu bir seridir!)

Gönderen Bizzat Ben zaman: 01:31 0 yorum Bu yayına verilen bağlantılar
*Tam ayarladım derken birden sıcak akan, biraz soğuk açayım derken buz kesen duş bi dur yaaa!
*Elimde 28 Migros poşetiyle merdivenlerden soluk soluğa çıkarken ısrarla çalan telefonum bi dur yaaa! (en kötü günümde yanımda mısın nedir yani?)
*Regüle gününde hem beyaz pantolonu giyip hem de "Arkama baksana!" diyen kız bi dur yaaa!
*Elini tükürükleyerek poşet açıp ekmek veren bakkal amca bi dur yaaa! (ıyyy tiksindim)
*Kırmızının yeşile döndüğü saliseyi yakalayıp kornaya basan ayıbalığı bi dur yaaa!
*Çıtçıt, postiş daha da olmadı kaynak taktırıp üstüne de Brezilya fönü çektiren bebiş bi dur yaaa!
*Koltukta tatlı tatlı uyurken "Hadi kalk yataaa yat. " diyen Xman'im bi dur yaaaa!
*Yatarak baktığımda ekranı sürekli yön değiştiren ipad bi dur yaaa!
*Siyah gömlekte fossssss diyerek beyaz partiküller bırakan ütü bi dur yaaaa!
*Uykuya dalarken pattt diye yere düşüp uykumun içine eden kitap bi dur yaaa!
*Her duruma "en" ekleyen kızcağız bi dur yaaa! (bknz: "Ayy en korktuğum şey!" "Ayyy en kızdığım şey!" "Ayyyy en sevdiğim şey!" )
*Temizlik bitince beyaz fayansa düşen saç teli bi dur yaaa!
*Ter koka koka üstümden aşırtıp karşımdakine servis açan garson çocuk bi dur yaaa!
*"Siz" diye hitap ettiğim halde "sen" diye karşılık veren taksici bi dur yaa!
*Parlatıcılı dudaklarını öne uzatıp şişirerek kendini Angelina Jolie sanan Concon Su bi dur yaaaa!
*Türlü aksiyonla giyindiğim halde yine de tişörtüme bulaşan pudralı deo bi dur yaa!

11 Ocak 2011 Salı

KURALLAR!

Gönderen Bizzat Ben zaman: 12:39 0 yorum Bu yayına verilen bağlantılar
Sanki bu ilkyazım gibi değilmiş gibi davranmayı çok isterdim ama bir tıkandım ki sorma. Sanki "Herkes beni bekliyor, yazayım da okusunlar bari." gibi bir trip. Eski Türk filmlerindeki aşık ve iftiraya uğramış kadının yazıp yazıp çöpe attığı mektupları gibi, yazıp yazıp  back spaceleme durumu nedir anlamadım. Ama madem böyle bir sahne var ortada sen de hakkını ver onun. Bu satıları okurken, iç sesine biraz hüzün, boğuk hıçkırıklar ve bolca da eko eklemeyi unutma.
Burada napacağız? Daha doğrusu ben napacığım? Ben içimden ne geliyorsa, ne yaşadım ve hissettimse anlatacağım. Sen mi? Canın isterse, başını okuyup "Off! Ne diyo bu ya!" diyip sağ üst köşeye yöneleceksin, ya da sonuna kadar gelip "İyiymiş!" diyeceksin. Tek kural var:  ÜSTÜNE ALINMAYACAKSIN!
 

ÜSTÜNE ALINMA! Copyright © 2010 Design by Ipietoon Blogger Template Graphic from Enakei