HİKAYE TADINDA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HİKAYE TADINDA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2012 Pazartesi

BEN ZATEN DEMİŞTİM...

Sözde (!) "Sevgililer Günü"ne saatler kala ister istemez (ki ne kadar ticari bir gün olarak görsem de) günü düşünüyor buldum kendimi. Daha doğrusu "AŞK"ı. Nasıl gelir aşk tüm şiddetiyle birden ve nasıl karşı konulmaz olur. Uyuşturucu gibi ama sonu baştadır. Yani altın vuruş ilk anda gelir ve dozaj gittikçe düşer. Önce baş dönmeleri ve kalp çarpıntıları arasında bulutların üzerinde yürür "AŞK". Sen kainatın merkezindesindir ve haliyle çekim alanın çok güçlüdür, hızla sana yaklaşır  "AŞK". Etrafında döner, başını döndürür... "En"lerin kahramanıdır "AŞK" artık. O'nun için "EN" akıllı, "EN" güzel, "EN" tatlı, "EN" önemli, "EN" çekici, "EN" herşeysindir. Saatler sayılır, hatta dakikalar gerçekten ilerlemiyor gibidir görmeye yakın birbirini. Mumlar yeterlidir sohbetlere eşlik eden, çünkü senin ışığındır aydınlatan aslında her yeri. İlk çalışta açılır telefonlar ve mesajlar aynı anda aynı şeyleri söyler karşılıklı...Kaç gün olmuştur "AŞK" yüzünü görmeyeli! Tam tamına 1,5 gün! Çok özlemiştir "AŞK" seni, sen de "AŞK"ı...
Derken, masal bu ya, yavaş yavaş hayat hatırlatmaya başlar kendini "AŞK"a. Aslında düşündüğü kadar akıllı değilsindir belki de? Öyle ya kaç kere anlatmıştır sana bilmem neyin nasıl olacağını da sen bir türlü anlayamamışsındır. Ya da başlarda "tatlı" gelen huyların, huysuzlukların önce çekilmez, sonra da umursanmaz olmaya başlar. Soru sorarsın, çok gelir. Paylaşmak, konuşmak istersin araya iş, arkadaşlar ve hatta diziler girer. Dile getirirsin, "AŞK" a sinir gelir, asabiyet gelir, sessizlik gelir... Görmek istersin "AŞK"ı araya gündelik işler girer ve istersen (!) sen de yanına gidebilirsin.Sen, "AŞK" a içinden "Hani..."li cümleler kurarken kalbin sana  fısıldar; "Ben zaten demiştim."
"Ben zaten demiştim... "dersin "AŞK"tan itiraz gelir. Hiddetlenir.Seni anlamasını beklemek bencilliktir. Arka arkaya sıralar senin için yaptıklarını, sözlerini, söylediklerini, hissettiklerini. Daha geçenlerde şöyle şöyle yapmamış mıdır sırf senin için? Daha yeni söylemiştir ya seni ne kadar sevdiğini ve hayır asla alışkanlık olmamıştır "AŞK"ta...Sadece hayat devam ediyordur aslında. "AŞK" gerçeğe dönmüş, yere basmış, aklı selim bir sevgiye dönmüş, yorgunluktan derin bir uykuya dalmıştır. Sense, tekli koltukta oturmuş, siyah ekranın boşluğunu dolduran gözlerinle, izmarit yığılı bir küllükle bölünmüş uykuların ağır havasını solursun ve kalbin fısıldar yeniden "Ben zaten demiştim."
Üstüne Alınma...

24 Ocak 2011 Pazartesi

TEVFİK

Tevfik, 9 yaşında, akranlarına göre daha uzun, ancak çelimsiz, kara kuru bir çocuktu. Zekâsı bazen hinlik seviyesine ulaşacak kadar sivriydi ve  zaten O da bunun farkındaydı.
Her zaman eğlenmek ve oyun oynamak için can atan Tevfik, okuldan hiç haz etmez, türlü bahanelerle annesini kandırıp okula gitmemek için elinden geleni yapardı. Annesi, Cavidan Hanım, oğlunun bu huyunu bilir ve bazen söyledikleri gerçek mi, yalan mı ayırt etmekte güçlük çeker, ne yapacağını bilemezdi. Eğer çok dikkat eder ve o kısacık anı yakalayabilirse eğer, yalan söylediğinde sağ omzunu bir an, sadece bir an, hafifçe yukarı kaldırdığını bilirdi.
Tevfik için haftanın en güzel günü Cuma'ydı. Çünkü Cuma, iki koca tatil gününü elinde tutar ve hiç geçmeyecek gibi  insanın kalbini heyecan ve sevinçle doldurur; ne iki arada bir derede kalan Cumartesi'ye ne de o mendebur, asık suratlı Pazar'a benzerdi. İşte yine o çok sevdiği Cuma da, "fena sayılmaz" Cumartesi de, "yine de tatildir" dediği Pazar günü de geçmiş, akşam kapıya dayanmıştı. Üstelik yarın, matematikten sınavı vardı ve daha hiç ama hiç çalışmamıştı Tevfik. Kapı çalıp da teyzesi ve kuzenlerinin geldiğini de görünce, bu sınavdan iyice umudunu kesip ne yapmalı, nasıl bir düzen kurup bu sınava girmekten paçayı sıyırmalı diye düşünmeye başladı. Önce, okula gitmemesi gerektiği konusunda kesin karara vardı. Karara vardı varmasına da, nasıl olacaktı bu iş? Polisi arayıp okulda bomba ihbarı yapsa... Yok, yok olmazdı o. Hem, sabaha kadar ihbarın asılsız olduğunu anlarlardı. Tehlikeliydi bu iş, tutmazdı da zaten. Başka ne olurdu ki? "Yarın okul yokmuş, öğretmen hastalanmış. "dese, Cavidan Hanım hemen telefona sarılıp öğretmenini arar, "Ay, geçmiş olsun Naime Hanım!" diye feryat figan eder, çok geçmeden de gerçeği anlardı.
Ancak ve ancak, hasta olursa izin verirdi Cavidan Hanım okula gitmeyip evde kalmasına. Hasta olmalıydı da nasıl? Biraz durdu, iki gerindi, bir sağa, bir sola eğildi, iki ofladı ve sonunda buldu! Evet, nasıl hasta olacağını buldu. Koşarak annesinin yanına gitti.  "Ben kırtasiyeye gidiyorum anne, defterim bitti. "dedi ve daha annesi birşey söylemeye fırsat bulamadan fırladı dışarıya. Sokağa çıkınca buz gibi Ocak ayazını iliklerine kadar hissetti. Tam da istediği buydu işte. Olanca gücüyle ve hızla koşmaya başladı. Koştu, koştu, koştu... Kan ter içinde kalıncaya, sırtından sular süzülünceye, yüzü gözü sırılsıklam oluncaya kadar koştu Tevfik. Sonra, durdu; yavaşça montunu, kazağını çıkardı. Bir tek kuru tişörtle kaldı o Ocak ayazında. Bekledi. Teri soğuyup, sırtı buz kesinceye kadar bekledi. Üşümek ne kelime tam anlamıyla donup sırtındaki tüylerin bile diken diken olduğunu hissetti. Emin olmak, işini garantiye almak için biraz daha bekledi. Sonra tekrar kazağını ve montunu giydi, kırtasiyeden bir defter alıp eve geri geldi. Defteri odanın bir köşesine fırlatıp kuzenleriyle oynamak üzere yanlarına gitti. Dakikalar geçtikçe oyun daha tatsız, oda daha sıcak, kuzenleri daha gürültücü, kafası daha ağır gelmeye başladı. Elinde meyve tabağıyla odadan içeri giren Cavidan Hanım'ın "Ay! Tevfik! Yavrum! N'oldu sana böyle?" nidasıyla anladı Tevfik başardığını. O gece ateşi yükseldi, elleri ayakları bir buz kesti, bir alev alev yandı ve ancak sabaha karşı uyuyabildi Tevfik. Sabah uyanınca, ağrıyan boğazını, hala yüksek olan ateşini çok da umursamadan keyifle gerindi, yataktan kalkıp çıplak ayaklarını sürüye sürüye annesinin yanına gitti. Cavidan Hanım, "Annem, kalktın mı?" diye Tevfik'i kucakladı ve alnından öperek ateşini kontrol etti. Tevfik'i koltuğa yatırdı, üstünü battaniyeyle örtüp  mutfağa, bir şeyler hazırlamaya gitti. Bir yandan da konuşuyordu; "Sen, bu gidişle daha iki üç gün yatarsın. Allah'tan kar yağdı da, tatil oldu. Bari okuldan geri kalmayacaksın." İşte o anda Tevfik koltukta doğruldu ve solundaki pencerenin tülünü kaldırıp dışarı baktı. Dışarıda bembeyaz kar, koca bir kardan adam ve neşeyle oynayan çocuklar vardı.
Tevfik, 9 yaşında, akranlarına göre daha uzun, ancak çelimsiz, kara kuru bir çocuktu. Zekâsı bazen hinlik seviyesine ulaşacak kadar sivriydi ve  zaten O da bunun farkındaydı...